4 Ekim 2013 Cuma

Doğu Karadeniz (Sümela, Uzungöl, Rize, Çamlıhemşin, Ayder, Avusor)

Bu yıl 4 günümü Doğu Karadeniz’de geçirdim. Duyduğunuz kadar muhteşem gerçekten oralar mutlaka gidilmeli. Yalnız iyi bir seyahat programı ya da her yeri görebilmek için ya araç kiralayacaksınız ya da Bukla Tur’un programlarından birine katılacaksınız. Ben araç kiraladım ve sırasıyla Sümela Manastırı, Uzungöl, Ayder Yaylası ve Avusor Yaylası’nı gezdim. Artvin beni affetsin gezemedim ama çok yağmur yağıyordu.


Üşenme oku, aşağıda yazdık emek sarf ettik o kadar.

Karadeniz turuna Nergisle (eşim) beraber çıktım. Yolculuğumuz 29 Haziran sabahı Trabzon’dan kiraladığım araçla başladı günlük 70 TL Renault Clio (http://cakirotokiralama.com/). Öncelikle Sümela Manastırına doğru yola koyuldum. Yol çok güzel bir dere kenarından gidiyor bir müddet. Bir yerde durup evden getirdiğimiz börek dilimlerini atıştırdık. Atıştırdığımız sırada ayaklarımızı buz gibi akan derenin içinde. Yemek bitti yola devam…

Sümela Manastırı aşağısına arabanızı park edebilirsiniz. Aslında arabayla da çıkabilirsiniz yukarı kadar ama ben diğer yolu tercih ettim. (Manastıra arabayla çıkmak tamda modern insan tembelliğine uygun bir davranış olurdu. Oralara kadar gittiyseniz yürüyün.) Aşağıda yiyip içebileceğiniz restoranlar, kafeler ve yerel ürünlerin satıldığı yerler var. Manastıra doğru merdivenler buradan başlıyor. Zorlu, 30 dakikalık bir tırmanış var önünüzde ama güzel manzara eşliğinde keyifli bir yolculuk.  


Manastıra vardığınızda eski Hristiyanlara bir kez daha hayran kalıyorsunuz. Bu dağ yamacındaki kayayı nasıl oymuşlar, ne kadar sürmüş, malzemeleri nasıl çıkartmışlar gibi sorular geliyor aklınıza. Kısacası daha içine girmeden hayran kalıyorsunuz manastıra. Karşısındaki zirveler hafiften bulutlu yeşilin her tonunu üzerinde taşıyor yer yer kayalar var yükseklerde, görüntü muhteşem. İnsanın etraftaki tüm tepelere çıkıp saatlerce manzarayı seyredesi geliyor. Tatilin daha ilk günden hayranlık uyandırıcı.


Manastırın içinde bir çok oda, mutfak, kiler, gözetleme kulesi vs. var. Manastırın yarısı ziyarete kapalıydı kim bilir daha neler var. Duvarlar minyatürlerle işlenmiş Hristiyanlığa dair birçok şey anlatıyor. Rehberli turist kafilelerinin içine kaynayıp rehberlerden dinleyebilirsiniz anlamlarını. Manastıra çıkarken patikayı kullandıysanız inişi asfalt yoldan yapın. Manastırın o hep gördüğünüz resimlerinin çekildiği yerler asfalt yolun üzerinde. Uzaktan daha bir başka bakıyor manastır dağlara.

Aşağıya indikten sonra hiçbir şey yemeden aracımıza atladık çünkü 1-2 km aşağıda çok daha mütevazi bir mısırcı görmüştük ve orada yemeye kara verdik. Büyük restoranlardan ziyade böyle yerleri  tercih ediyoruz genelde. Mısırlar acayip lezzetli eğer çay içmeyi de seviyorsanız uzun süre orada kalabilirsiniz.

Birer mısır ve ikişer çaydan sonra yola devam ettik. O günkü ikinci durağımız Trabzon Uzungöl. Doğal bir göl olmadığını tatilden sonra öğrendim ama insanlar tarafından istila edilmese gerçekten harika bir yer. Göl ve cami manzarası muhteşem etraftaki sisli tepelerden yamaç paraşütçüleri falan atlıyor. Ancak sorun çok kalabalık olması. Eğer Uzungöl’e huzurlu vakit geçirmeye gidiyorsanız aradığınızı bulamayabilirsiniz. Ayrıca konaklama mekanları da pek temiz değil. (Akyüz Kardeşler Hotel’e mecbur kalmadıkça gitmeyin, herkes İnan kardeşleri öneriyor) Etraf yerli ve Arap turist kaynıyor gölün çevresindeki yolda bile trafik var. Aynı İstanbul’un keşmekeşi. Belki inanmayacaksınız ama karting bile var. Yaa Allah aşkına böyle bir yerde kartingin ne işi var. Kim yapmış, kim izin vermiş, nerede bu belediye, nerede bakanlık?

Gölün etrafında bir sürü restoran var. Hangisini beğeniyorsanız girin ama öyle olağanüstü bir lezzet beklemeyin. Ben her fırsatta Muhlama yedim. Yemekten sonra göl kenarında bulamadığımız sessizlik ve huzuru aramak için yukarıdaki köye doğru çıkmaya başladık. Burası gerçekten olması gerektiği gibi. Yamaca yapılmış ahşap Karadeniz evleri, her yere mısır ekilmiş vs. tek anlam veremediğimiz şey minaresi renkten renge giren camii J. Afedersiniz disko gibi :P. Göle hakim sessiz bir tepe bulduk ve oturduk etrafımızda ateş böcekleri romantizmin doruklarındayız… Burada 1 saatten fazla zaman geçirdik ama Doğu Karadeniz’de oduğumuzu tekrardan anlamamıza yardımcı oldu diyebilirim.

Sabah otelde kahvaltımızı ettikten sonra aracımıza binerek Rize’ye doğru yola koyulduk. İkinci günümüzde Çamlı Hemşin ilçesinden geçerek, Zil Kalesi ve Ayder yaylasını göreceğiz. Yoldan gererken Rize’yi görmeden gitmek olmaz. Şehre girdik arabayı park ettik hava çok sıcak etrafta pek insan yok öğleden önce. Biraz sağa sola bakındıktan sonra en sevdiğimiz sporlardan olan yemek yemeye karar verdik. Esnafa en iyi yemek yapan mekanı sorduğumuzda hepsi ağız birliği etmişcesine BEKİROĞLU’nu önerdiler. Zaten şehrin hemen girişinde kime sorsan gösterir, tarife gerek yok. Yemekler nasıl mıydı?  Onları da tarif edecek kelime yok. Bir kuşbaşılı pide ve bir kuru fasulye pilav aldık. Sanırım dükkana giren hiç kimse o kocaman güveçteki kuru fasulyeden sipariş etmeden duramaz. Sizde gidin, sizde yiyin…

Yemekten sonra Çamlıhemşin’e doğru tırmanmaya başladık ama daha ilk kilometrelerde fırtına derelerinin muhteşem manzarası bizi bir molaya daha ikna etti. Kafelerden birine oturduk. Tam iki nehrin birleştiğini görecek bir yere yapılmış. Tam altımızdan akan derede yaşlı raftingciler. Tatil için çok doğru bir seçim yaptığımızı düşünerek oradan ayrıldık. Buradan sonra Zil Kalesi’ne gideceğiz. Çamlıhemşin’in çıkışında tabelalar sizi yönlendirecek soldan Ayder’e sağdan Zil Kalesi’ne gidiliyor.

Zil Kalesi dağların arasında derin bir vadinin orta yükseltilerine yapılmış. Görünce yine hayrete düşüyorsunuz, yine kafadar benzer sorular. Yapım tarihi tam olarak bilinmiyor. Gözetleme amaçlı yapılmış küçük bir kale. Oradaki bilgilere göre vadiden gelebilecek orduları önceden görebilme amacıyla yapılmış. (O vadiden bir ordu nasıl gelecekse artık. Mümkün değil.) Yine panolardaki bilgilere göre vadi tabanına kadar inen 400 merdiven varmış ancak girmek yasak. Aşağıdaki cılız bir derenin sesleri geliyor kulağınıza. Kale görünümü ve konumuyla Bulgaristan Flibe ilinin Asenovgrad kasabasındaki Asenova Krepost’u andırıyor. 

Kaleyi gezdikten sonra bir çay daha içelim dedik. Yol kenarındaki herkes mısır pişirirken kalenin bekçisi kuzinede patates pişiriyor. Acayip tatlı bir adam. Kırık bir Türkçeyle konuşuyor. Baya sohbet ettik çevre hakkında, bal yetiştiriciliği ve fiyatları hakkında, kendi hakkında ve Lazlar hakkında bilgiler aldık.  Adam “ben harbi harbi lazum, mohti yim” diyor. Zil kalesinden sonra Ayder’e gideceğimizi söyleyince küçümsedi biraz. “ Ayder de yaylamidur yaaa” dedi ve kendi yaylasından bahsetmeye başladı. Ne demek istediğini Ayder’e gidince anladık. Araca bindik ve Ayder’e doğru yola çıktık.

Ayder çok güzel ancak kalabalık ve fazla turistikleşme burada bir problem olarak söylenebilir. Bir çok otel var. Uzungöl kadar olmasa da burası da kalabalık. Arkadaş tavsiyesiyle Oberj Otelde yer ayırtmıştık. Oberj Otel Bukla Tur’un oteli. Acayip güzel bir otel süper insanlar çalışıyor. Web sayfalarını ziyaret ederseniz ne demek istediğimi anlarsınız.
http://www.bukla.com/ http://oberj.com Odamızayerleştik ve kendimizi yaylaya attık. Önce biraz dolaşalım dedukJ. Yaylanın ortasından sağ taraftaki uçları bulutlara değen çam ağaçlarına doğru tırmanmaya başladık. Uzaktan güzel görünen ağaçlar yaklaştıkça muhteşemleşiyor. Dik yamaçta topraktan yana doğru fırlayan bir kökten birden yukarıya doğru yönelen 8-10 gövde var. İlk defa böyle bir ağaç görüyorum. Biraz burada vakit geçirip fotoğraf çektikten sonra aşağıya inip bir laz böreği yedik sonrasında da Bacılar Restoranda yemek yedik ama beklentimizi çok karşılamadı.

O gece güzel bir uyku çektik. Bir sonraki günkü hedefimiz 2.300 metredeki Avusor Yaylası’na çıkıp oradan da Kaçkar zirvelerindeki Büyük Göl’e gitmek. Sabah uyandık ve araçla yola koyulduk yaklaşık bir 20 dakika gittikten sonra bir çok çukur ve taşla dolu bu zorlu yolda kiralık arabayı daha fazla hırpalamak istemedik. Arabayı bırakıp yayan devam etmeye karar verdik. Yolun kenarındaki harika bir dere olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum ama muhteşem manzara eşliğinde yürümeye başladık.  
 
Soğuk havada ter dökerken zaman zaman yukarıdan inen yaşlı köylülerle karşılaştık. Herkes kendine göre bir zaman veriyor yukarıya ulaşmak için kimi 30 dakika diyor kimisi 1 saat. Bu dağlardaki yaşlıların bizden daha çevik olduğunu  1 saat 30 dakikada oraya vardığımızda anladık. Avusor yaylası tam manasıyla bozulmamış bir yayla. Ayder’den minibüsle ya da turlarla ulaşmak ya da bizim gibi yürüyerek tırmanmak mümkün. Etrafta
çokça taştan yayla evi var. Daha fazla tarif etmek isterdim ama sisten dolayı her yerini göremedik.

Hava biraz soğuk, biraz sisli. Bizden önce oraya ulaşan turist kafileleri büyük göle doğru çıkmışlar bile. Büyük göle çıkmak için kimseye eklenti olamıyoruz yani. Büyük Göl yaklaşık 2.800 metrede. Eğer hava açık olsaydı yolu görmek ve kendi başımıza gitmek mümkün olacaktı ancak yoğun bir bulut hem manzarayı hem de yolu kapatıyor. Tahtadan yapılmış içinde soba yanan bir kafeye sığınıp sütümüzü yudumlarken sisin dağılmasını bekledik.

2 saatlik bekleyişin sonunda sis hala dağılmamıştı. Yemek yiyip sislide olsa yola koyulmaya karar verdik. Simge Pansiyon’un tabelalarını görmüştük oraya gitmeye karar verdik. Avusor yaylasında konaklayabileceğiniz tek tesis burası önceden rezervasyon yaptırabilirsiniz aksi takdirde kalacak yer bulamama riskiniz var yaylada ya da “tanrı misafiri” kontenjanından yararlanabilirsiniz yayla evlerinden birinde. Burada yine muhlama yedik, biraz pilav birde pansiyon sahibi kadının sabah yaptığı küçük ekmekler gerçekten harikaydı.

Pansiyonda yukarı göle çıkma niyetimizden bahsettik. Havanın sisli olması sebebiyle endişe ediyoruz ancak pansiyonu işleten ailenin 2 küçük çocuğu var. 10 ar liraya anlaştık rehberlerimizle bizi yukarı göle çıkarıp getirecekler. Pansiyondan aldığımız yağmurluklarla yola koyulduk. Yürüyüşün 30 dakika olduğu söyleniyor. Derenin karşısına geçip tırmanmaya başladık. İlk başta çok dik ve tehlikeli olmayan yol 5. dakikadan sonra değişmeye başladı. Etrafımızdaki sisten pek bir şey göremiyoruz tek gördüğümüz yürüdüğümüz dik ve incecik patikanın aşağısındaki dik uçurum. Sisin dağılması ümidiyle tırmanıyoruz.




Bir yandan çıkıyoruz bir yandan korkumuz artmaya başlıyor. 20-25 dakika yürüdükten sonra bir mola verdik soğuk havada iyice terledik. Molanın ardından tırmanışımız 25 dakika daha devam etti bir süre daha dik ve tehlikeli ondan sonrası kayalarla dolu geniş bir çimenlikte. Sonunda 2.800 metredeki göle varmıştık ama sis hala dağılmadı dolayısıyla görüşümüz çok açık değil. Gölün hemen ardındaki gri dik kayaları ve masmavi gökyüzünü hayal ederek çevresini dolaşmaya başladık. Tabi ki bu hava şartlarında göle girip yüzmek pek akıllıca olmazdı. Sadece elimi soktum, suyun sıcaklığı en fazla 7-8 derece. Bu yüksekliğe yürüyerek ilk defa çıkıyorum acayip bir merak duygusu ve heyecan hissediyorum. İçimden orada kalıp sabah sissiz bir ortamda manzaraya karşı keyif yapmak geliyor ama Oberje 2 gece için parayı ödedik bile J. Gölün çevresinde hala erimemiş kar birikintileri, büyük ve küçük kayalar var. Dik yamaçlar buradan başlıyor. Zirvenin beni çağırdığını duyar gibiyim tüm hücrelerimde hissediyorum ama bu seferlik sadece uzaktan bakıyorum dik kayalara.   

Gölün etrafında yaklaşık 20 dakika oyalandıktan sonra inişe başladık. İniş doğal olarak çıkıştan daha rahat. Yer yer azalan sis manzarayı biraz daha görmemizi sağlıyor. Yaylaya yaklaşınca rehberlerimizle vedalaşıp Avusor Yaylası’ndan aşağıya arabayı bıraktığımız yere yürüyüşümüz başladı. Bütün gün etrafımızı saran sis artık hafif şiddetli bir yağmur olarak üzerimize yağıyor. Temmuz başındayız ve çantamızda çok yük olmasın diye mont falan almadık yanımıza ama alsak olurmuş. Sisten ötürü önce kaşlarımızda kirpiklerimizde küçük su damlacıkları birikti ama sis yerini yağmura bırakınca ön yüzümüz ıslak sırtımız kuru bir ilerlemeye devam ediyoruz. Biz yürüdükçe yağmur şiddetlendi. Arabaya ulaştığımızda sırılsıklamdık hemen arabaya binip Ayder’e doğru yola koyulduk.



Yaylaya vardığımızda bizden başka ıslak insan yoktu. Odamıza sığınıp kurulandık ve ısındık. Toplamda 6 km kadar yol yürüdük diye tahmin ediyorum bütün gün boyunca ama bunun yarısının tırmanış olması ayrı bir şey tabi. Bu kadar yürüyünce karnımız acıktı doğal olarak. Otelde ya da yaylada yemek yerine Rize’ye Bekiroğlu’na gitmeye karar verdik.


Ertesi günkü planımız öğlene kadar Arhavi ve civarındaki Kamilet Vadisi, Mençuna Şelalasi gibi yerleri dolaşmak ama sabah uyandığımızda çok şiddetli bir yağmurla karşılaştık.  Arhaviye ulaştığımızda yağmurun gece tüm yollara ve köprülere zarar verdiğini ve hiçbir yere gitmenin mümkün olmadığını öğrendik.

Tatilimizin buradan sonrasını Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te geçirdik. Bitsin diye dua ettiğimiz 2 gün oldu bu gezi. Sınır kapısı, yolculuk, Tiflis şehri, konaklama imkanları, hava, yemekler… Kısacası hiçbir şeyden memnun kalmadık.  İllaki gitmek istiyorsanız gidin ama eğer Avrupa’da başka şehirler gördüyseniz Tiflis’i beğenmezsiniz.  Burasıyla alakalı tecrübelerimi anlatmak istemiyorum. Ama sipariş ettiğini meyve tabağının fiyatına, gelen hesaplara, taksicilere, söyleyeceğiniz biranın kalitesine vs dikkat edin.

Saygılar Selamlar

5 yorum:

  1. Keyifle okudum, en çokta gitmek istediğim yerlerdi harika bir yazı olmuş abi, teşekkürler =]

    YanıtlaSil
  2. Seneye yazın bende gitmek istiyorum tekrardan. Bu turıstık gezı oldu seneye doğa gezisi olacak inşallah.

    YanıtlaSil
  3. vay abi bizum oralara gitmişsun :D yazı çok başarılı kalemine (klavyene) sağlık

    YanıtlaSil
  4. Bir daha bir daha citmek lazum sizin oralara... Beğendiğine sevindum...

    YanıtlaSil
  5. Bu yaz bende cantayi alacam ve koyulacam yola rota: karadeniz :)

    YanıtlaSil