2 Eylül 2013 Pazartesi

Köpek Korkusuyla Geçen Kulakçayırı Gölü Balık Avı Denemesi

İkinci macera Kulakçayırı gülünde geçti. Bu göl geçen sefer gittiğimiz bölgeye yakın. Yine üç kişiyiz Anıl, ben birde Gujan.

İlk seferden farklı olarak daha hazırlıklı bir şekilde gittik Kulakçayırı gölüne. Hem yiyecek/içecek hemde balık tutma ve piknik malzemeleri açısından kendimizi geliştirdik. Kulakçayırı Gölü İstanbul’un kuzeybatısında Terkos Gülü’nden sonra en büyük göl. Burada balık olmaması ve bizim o balıkları yakalayamamamız mümkün değil.

Yola çıkmadan önce Google Earth’ten incelemelerimizi yaptık. Cuma akşamı ofisten çıktık ve yola koyulduk. Saat 21.00 gibi asfalt yollardan uzaklaşıp haritada görünen patikalara girdik. Doblo’nun çok iyi bir arazi aracı olduğundan bahsetmiştim.  Haritanın yardımıyla göle 300 m mesafede bir noktada patikadan çıktık ve hemen ormanlık arazinin kenarına yerleştik. Göl hemen karşımızda. Araçla daha ileriye gitmem mümkün değil. Traktörler geçmiş buradan ve yolda yüksek tümsekler ve çamurlu çukurlar var.



Arabayı park edip biraz etrafı keşfetmek ve göle ne kadar uzakta olduğumuzu öğrenmek için indik. Fenerleri alıp yürümeye başladık. Çamurda ilerlemek biraz zor ve her yer manda boku. Sağımızdaki sık ormandan zaman zaman gelen sesler bizi biraz ürküttü aslında ama aşağıya doğru yürümeye devam ettik. Bir süre sonra korku seviyemiz tırmanmaya başladı. Gölün kenarına inip ne yapacağımıza da karar vermediğimiz için arabanın yanına geri döndük.

Battaniyeleri arabanın biraz uzağına serdik. Şaraplar, cipsler vs. çıktı ve gecenin tadını çıkartmaya başladık. Bu geziden önce metal bardaklar almıştık. Herkese tavsiye ederim. Şarabın bardağa dökülürken çıkardığı ses ve içim zevki tarif edilmez…

Doğaya çıkmak için en çok ısrar eden kişi olmama rağmen sanırım en çok ben tedirginim. Fenerimi ses duyduğum noktalara doğru çevirerek etrafı kolaçan ediyorum. Yavaş yavaş alışmaya başladım derken biraz yukarımızdan geçen tilkiyi bir tek ben gördüm. Tilki varsa başka kim bilir neler var.

Biraz tepede olduğumuz için aşağıda gölü ve karşı kıyısını görebiliyoruz. Orada da ışıklar var. Bizim arabanın ve fenerlerin ışıklarını gördüler ve kendi fenerleriyle bizimle iletişime geçtiler. Sanırım onlarda balığa gelmişler bize fenerle işaret ederek “sizde balık var mı” diye soruyorlar. Bizde fenerlerin ışığını yukarı doğru kaldırarak “bizde balık yok” demeye çalışıyoruz kendimizce. Saat gece yarısını geçti. Sohbet iyice koyulaştı. Karşı taraftaki avcılarla iletişim ara ara devam ediyor.

02.00’a doğru bir araba sesi duyduk. Avcılar olmalı bu saatte buralarda dolaşanlar diye düşünüyken Mitsubishi bir kamyonet yol kenarında durdu ve bize bakıyor. Arabada iki kişi, biraz tedirgin olduk. Adam bize seslendi bizde yerimizden kalkıp gittik. Kim olduğumuz burada ne yaptığımız gibi sorular sormaya başladı. Arabanın ön koltukları arasında ve arka koltukta yatan tüfekleri görünce tedirginliğimiz biraz daha arttı. Balığa geldiğimizi geceyi burada geçirip yarın sabah erkenden olta atacağımızı söyledik. Pek inanmış gibi durmuyor.

“Karşı tarafa ışık tutuyormuşsunuz” dedi ser bir ses tonuyla. Ne diyeceğimizi şaşırdık. Belli ki çok kızmışlar. Biraz kem küm edip inkar etmeye çalıştıktan sonra “önce onlar bize tuttu abi” falan diye geveledik. Adam kimliklerimiz istedi. Vermek istemediğimizi görünce kendi kimliğini çıkardı. Çok şükür korkularımız bitti adam Yeni Köy muhtarıymış.

Bizde kimliklerimizi verdik. Adam sadece nereli olduğumuzla ilgilendi. Sonrada ne iş yaptığımızı falan sordu. Göçmen olduğumu görünce tedirgin başlayan tanışıklığımız arkadaşlığa dönmeye başladı. Hepimiz tehlikesiz illerde doğmuşuz adama göre sakıncalı olmadığımıza kanaat getirdi. Gönen ve Eskişehir ve Bulgaristanlı olmak bizi “kurtardı” yani.  

Muhtar telefonu kulağına götürüp “tamam komutanım ben şüphelileri buldum. Balık avcıları geceyi geçirip sabah balık tutacaklarmış zararsızlar” dedi. Biz birbirimize baka kaldık. Muhtar durumu izah etti. Karşıdaki ışıklar taş ocaklarının bekçilerindenmiş. Bekçiler Yeni Köylü. Gece gece ormanlık alanda ışıklar gürünce bizi hayvan hırsızı sanmışlar. Habipler’den, Gaziosmanpaşa’dan “sicili kötü” illerde doğmuş olan kişiler geceleri gelip hayvanları çalıyorlarmış. Hayvanları kaçırmamamız için jandarma civardaki yolları tutmuş. Neyse ki bizi muhtar buldu. Karaburun’daki gibi heyecanlı bir grup asker denk gelseydi kesin nezaretteydik o gece.

Muhtarla bir süre sohbet edip balık avına ilişkin tavsiyeler aldıktan sonra gece gece yatağından kalmasına sebep olduğumuz için özür diledik ve ayrıldık. İçmeye devam.

Muhtar “dikkat edin de mandalar arabanıza kaşınmasın dediği için durduğumuz yerden soğuduk bir anda. Eşyaları toplayıp az ileriye muhtarın bize tarif ettiği yere gittik. Dolbloyu park ettik. Bir süre daha sohbetten sonra saat 03.00 gibi ben ön koltukta uyumaya başladım. Malum yarın sabah erken kalkıp balık tutacağız. Gelme sebebimiz bu.

Sabah 07.30 da uyandım. Daha erken ve hafifi yağmur yağıyor. Bu yüzden çocukları uyandırmadım. Biraz daha uyusunlar. Benden bir süre sonra yatmış olmalılar diye düşündüm. Twitterı karıştırırken saat 06.30 a kadar uyumadıklarını arabesk tweetler attıklarını gördüm. Bu arada yağmur azalmaya başladı. Gujan la Anıl ı uyandırdım ama nafile. Onlar yatalı daha bir buçuk saat olmuş uyanırlar mı. Tam 45 dakika yumruk, tekme, müzik ne denediysem kalkmadılar. Arabanın etrafında da kurt a benzeyen 2 sokak köpeği. - İstanbul’un bu kenar noktalarında çok sayıda köpek var. Sürüler halinde dolaşıyorlar ve açlar. Çoğu ya açlıktan ya da bir kamyon altında ölüyor. Şehirli insanlar bakamadıkları köpeklerini buralarda terk ediyor anlaşılan- Çocuklar uyanmadıkları için sinirlenmeye başladım. En sonunda eşyalarımı toplamak için arabadan indim. İşim bittiğinde hala uyanmadıkları için sırt çantamı alıp yürümeye başladım. Normalde pek inat ve kin yapamam ama bu defa kızdım gerçekten. Eve dönen toplu taşıma araçlarına ulaşmak için 6 KM kadar yürümem gerekiyor. 5 dakika yürüdükten sonra arkamdan gelen Dobloyu fark ettim. Önüme kırdılar ve yaka paça beni içeriye topladılar. Ayaklarım arabadan sarkar halde uyuduğumuz noktaya kadar geldik ve hazırlanmaya başladık.


Bu arada aç bir köpek musallat oldu biz. Çirkin bir köpek ancak kendini öyle bir acındırıyor ki Gujan ona “Garip” adını koydu. Köpek ona doğru fırlattığımız yarım ekmeği tek lokmada mideye indirdi. Sonra diğer ekmekleri ele geçirmek için abranın bagajına uçtu. Ne yapacağımızı şaşırdık. Anıl kolları sıvayıp köpeği kucakladı ve dışarıya attı. Kürekle tehdit etmemize rağmen Garip gitmiyor.

Saat 09.00 gibi göle indik. Garipte peşimizden. Oltaları hazırladık ve suya attık. 3 oltamız var. Hatta ayaklı olta desteğimiz falan arkadaştan ödünç aldık. Bir tane tava melemen malzemesi, soğan, patates, nescafe bile var. Ateşi yaktık ve melemen yapmaya başladık. Şimdiye kadar yediğim en kötü melemen olmasına rağmen bütün gecenin açlığıyla 5 dakikada tükettik. Yemeğin ardından Anıl hemen uykuya daldı. Gujanla bense balık tutma aşkıyla yanıp tutuşuyoruz. Ama bu işten en çok anlayan adam sabahın 06.30 una kadar içtiği için yatıyor. Hem kahvaltının yetersizliğinden hem de meraktan Serdar Kılıçtan gördüğüm bir numarayı denemeye başladım. Soğan içinde yumurta pişireceğim közde.
Tarif çok basit. Soğanın kafasını düzgünce kesip, içini bir bıçakla oyuyorsunuz. En dıştaki 2-3 katman kalacak şekilde boşalttıktan sonra içine bir yumurta kırın. Dış kabuğuna dokunmayın. Kapağını kapatıp közlerin üstüne bırakın. 5 dakikaya hazır. İçini yedikten sonra soğanı ikinci ya da üçüncü kez de kullanabilirsiniz. Bu tarifsiz lezzeti denemelerini soğan sevmeyenlere bile tavsiye ederim. Bir kendime bir de Gujana yaptım afiyetle yedik.

Hemen arkamızdaki tepede bir süredir bizi izleyen bir genç bir av köpeği var. Meraklı ama çekiniyor. Duraklayarak yanımıza kadar indi. Garip’in 2 metre uzağına yerleşti. Bizi seyrediyor. Balıktan ümidi kestik bari güzel bir kahve içelim dedik. Bulaşığı falan hallettikten sonra birer nescafe hazırlama için su kaynatmaya başladım. Anıl hala uyuyor. Bundan sonraki gergin dakikaları başlatacak fitili Gujan o sıralarda ateşledi.

Canı sıkılan arkadaşımız Gujan elindeki ekmeği ikiye bölüp bir parçasını Garip e diğer parçasını da yeni gelen av köpeğine attı. Garip yine kendi hakkını bir lokmada mideye indirdikten sonra hızlıca diğer ekmeğe saldırdı.  Av köpeği daha ne olduğunu anlayamadan hem ekmeği gitti hemde çirkin köpek av köpeğine saldırdı. Onların durdukları yer göl seviyesinden 2 metre kadar yüksek bir yerdi. Kavga başlayınca beraberce tam bizim oltaların arasında yuvarlandılar.  Bizim oltalar ve malzemelerin bir kısmı birbirine karıştı.



Kısa bir süre sonra olay kavga olmaktan çıktı vahşete dönüşmeye başladı. Gujan’ın Garip ismini taktığı çirkin köpek, genç ve gerçekten güzel av köpeğini öldürmek için ısırmaya ve ısırdığı yeri koparmaya başladı. Av köpeği çaresizce karşı koymaya çalışıyor. Ancak gücü bu sıska görünen ama bütün gücüyle saldıran köpeğe yetmiyor. Çığlıkları 5 KM uzaktan duyuluyordur her halde.

Bu arada bizde ne yapacağımızı şaşırdık ve korktuk. Anıl uykusundan uyandı. Elimizdeki oltalarla çirkin köpeğe vurmaya başladık ama nafile. Oltalar caydırıcı değil.  Kahve için ateşte kaynayan suyu aldım çirkin köpeğin üstüne fırlattım. Suyun miktarı az ve hava rüzgarlı olduğu için çok az bir kısmı köpeğe geldi. Bu arada çirkin köpek av köpeğini boğazlamaya devam ediyor. Küreği aldım çirkin köpeğe ürkekçe arkadan yaklaştım ve vurmaya başladım. 3-4 kez vurdum ancak hiç istifini bozmuyor. Kafasına doğru yaklaşmak ve vurmaksa cesaret edemediğim bir şey. O kadar kuvvetli ve etkili saldırıyor ki çirkin köpek kuduz olabileceğini bile düşündük.

Son çare orada bulduğumuz ve Anılın üstünde uyuduğu paleti kaldırdık Anılla ve köpeklerin üstüne attık. Tam isabet. Ayrıldılar. Ancak genç av köpeği aldığı yaraların etkisiyle ya da anlayamadığımız bir sebepten kaçmak için çok istekli olmadı. Paletin altından hızla kurtulan çirkin köpek bir daha üstüne atıldı av köpeğinin. Ağzını ensesini boğazını ısırdı. Kanlar içinde bıraktı. Artık iyice suyun içine girdiler ama çirkin köpek av köpeğini boğmaya çalışmıyor. Biraz daha derine sürüklenince ayrıldılar. Çirkin köpek yüzerek hemen kıyıya çıktı av köpeğide çaresiz bir şekilde kıyıya çıktı çıkınca bir kez daha saldırdı çirkin olan. 

Elimizde başka silah kalmadı ve iyiden iyiye korkmaya başladık. Bölgeyi terk etmeye karar verdik. Hızlıca eşyaların kurtarabildiğimiz kısmını topladık. Araba bize 300 metre kadar uzakta tepede. Tam birkaç adım attık araba ve bizim aramızda sabah uyandığımda gördüğüm 2 köpek. Onlar zararsız gibi ama arabanın yanından geçen koyun sürüsünün etrafından dolanan kangallar pek öyle görünmüyor.  Arkamızda boğuşan ve sesleriyle tüm dikkatleri üzerine çeken 2 köpek. Araba ile aramızda uyuz iki köpek ve hemen onlarla araba arasında çoban köpekleri.

Sürünün yarısı bizim hizamızı geçtiğinde 3 çoban köpeği bir araya geldi ve bize doğru döndü. Tabi biz sürüyü gördüğümüzden beri yürümeyi kestik. Ne yapacağımızı konuşurken çoban köpekleri hızla bize doğru koşmaya başladılar. Korku, panik, adrenalin. Karma karışık olduk. Elimiz ayağımız boşaldı. Geriye doğru kaçmaya başladık ama hepimiz köpeklerden hızlı koşamayacağımızın farkındayız.

Boğuşan köpeklerin oraya kadar döndük. Buradan sonrası hem bayır yukarı hemde bitkiler sebebiyle hızlı ilerlemek mümkün değil. Tek kurtuluş başka çaremiz kalmazsa göle atlamak. Dibi bataklık mıdır? Derin midir değil midir bilemeden göle girmekte cesaret ister.

Çoban köpekler bize doğru koşuyor. Hemen yerde sağlam, kalın sopalar aramaya başladık. Hangi dala uzansak ya eğiliyor ya da köpek caydıramayacak kadar ince. Sağlam hiçbir şey yok. Tam o anda çoban köpekleri durdu. Onlarla bizim aramızdaki iki uyuz köpekle 20 m mesafeleri. Uyuz köpekler arada kaldı kımıldamıyorlar. Sanırım çoban köpekleri olası bir mücadeleyi göze almadılar ve geçip giden sürüye doğru uzaklaştılar.

Bizde derin bir nefes aldık. Yaşadığımız korkuyla uyuz köpeklerin biraz uzağından tırsa tırsa geçtik ve arabaya ulaştık. Çirkin köpek ve av köpeğinden ses yok. Çirkin köpeğin onu bırakmış olması ya da av köpeğinin bir şekilde kurtulmuş olmasını umuyorum. Ancak çirkin olan güzelim av köpeğini öldürdü sanırım. O güzelim av köpeğinin can çekişirken çıkardığı sesler hala kulaklarımda. Uzunca bir süre olayın şokunu atlatamadım. Bir süredir aklıma gelemeyen olay bu yazıyla tekrardan zihnimde canlandı. Umarım bir daha böyle bir olayla karşılaşmam.

Saat 13.00 gibi arabaya bindik. Şoku atlattıktan sonra oradan uzaklaştık. Yollarda hep mandalar ve sürü halinde köpekler. Aklımız hala av köpeğinde…

Günü geri kalanını yine o bölgelerdeki Akpınar köyü civarındaki gölleri keşfederek geçirdik. 3. Köprü yol yapımında çalışan kamyonlar toprak yollarda ralli yapar gibi yol alıyor buralarda. Hummalı bir çalışma var. Doğayı katletmek için ama göller sanki buna inat bir mavilik ve güzellik içinde. Akpınara giderken yolun hizasında hemen sağda suyunun rengiyle Maldivleri kıskandıracak bir göl var. Hemen kenarında bir balıkçı. Şimdilik bizden uzakta ama gezerek avlanmaya çalışıyor.

30 dakikadır çok şiddetli bir yağmur yağıyor arabadan çıkamıyoruz ama balıkçı bize kadar geldi. Ona bir sürü sorumuz var. Hangi balığı avlamaya çalışıyor. Nasıl yem kullanıyor. Neden at çek yapıyor. Neden yürüyor.

Merakımız kuru kalma isteğinden ağır bastı ve battaniyelere sarılıp dışarı çıktık. Yağmurun şiddeti şimdi daha iyi anlaşılıyor. Arkamızdan mermi gibi iri yağmur taneleri paçalarımızı sırıl sıklam yaptı bile. Korunmak için aldığımız battaniyede ıslanıp sırtımıza yapıştı. Balıkçı ise yağmura hiç aldırmıyor. 50 li yaşlarında zayıf çevik görünümlü bir adam. Sorularımız sorduk ama cevaplara pek inanmadık. Adam konuştuğu sürenin yarısını kendi övmekle geçirdi ama en azından Turna avlamaya dair bir iki tüyo aldık. Gujanı Göktürk köyünden minibüse bindirdikten sonra eve döndük. 

Doğadan geçen bu ikinci maceramız daha fazla olayla ve deneyimle dolu.  Bir çok yeni şey öğrendik. Eğlendik, sakinleştik, korkularımız, endişelerimiz, üzüntülerimize karıştı. Hatırlamaya ve anlatmaya değer iki gün geçirdik.











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder