2 Eylül 2013 Pazartesi

Anlatmaya Değer İlk Hikaye – Yeni Köy Balık Avı


Bizim ilk doğaya çıkışımız balık tutma hevesiyle başladı. Ucuzundan oltaları edindik. Elimizden her iş gelir. Şimdi de balık tutacağız. Malum çağımız bilişim çağı. Nerede balık çıkar, hangi balığa hangi yem, avlanma taktikleri vs. internetten bir sürü araştırdık. Sazanlar, turnalar akşama ızgara dolu olacak.
Bir cumartesi günü, aylardan Aralık. Kar yok ama hava kayda değer derecede soğuk.  Alışverişimizi yaptık. Balık tutamama ihtimaline karşın sucuk, mangal, domates ekmek vs. ve yola koyulduk. Aracımız Anıl’ın DOBLO su. Doblo deyip geçmeyin araziye uygun süper bir araç. Anıl, ben birde Cihan yoldayız. Yol için yabancı şarkılardan derlediğim CD bizimkilere pek uymadı. Orhan Baba, Bülent Ortaçgil ve çeşitli kürtçe şarkılar eşliğinde yola devam ediyoruz.

Oturduğum semt sebebiyle İstanbul’un kuzeybatısını iyi bilirim. O bölge şimdilerde üçüncü hava alanı yapılması konusuyla gündemde. 30 dan fazla küçük göl dolduracaklar, 1.500.000 ağaç kesecekler ve daha neler neler katledecekler.  Yalan ne biliyor musunuz ağaçları dikkatlice söküp başka bir yere ekeceklermiş. 1.500.000 ağaç!!! Oldu olacak başka bir yere 30 tanede göl yapsınlar.

Hedefimiz Terkos gölü civarına ulaşmak ve orda balık tutmak. Sultangazi ilçesinden Eski Edirne asfaltı üzerinden Arnavutköy’e oradanda Terkos a doğru yol aldık. İstanbul’un bu bölgesi Habipler semtinden Arnavutköy’e kadar ve sonrasında ormanlık. Etrafta Bolluca gibi bir çok yeni yerleşim yeri ve köy var. Her yer orman. Hemde ne orman. Girmek yürümek pek mümkün değil. Her yer sarmaşık.  Yol boyunca buralarda yapacağımız yürüyüşlerin planlarını konuşarak ilerledik.

Terkos girişimde birkaç ev ve birkaç market var. Çeşitli ihtiyaçlar için burada durduk. Etraftaki çocuklara nereden olta atabileceğimizi sorduk. Çocuklar birkaç alternatif söyledikten sonra kendi köyleri olan Yeniköy girişimdeki bir gölette çok balık olduğunu orda avlanabileceğimizi söylediler.

Yeniköy yolu üzerinde arabayı bıraktık. Gölet görünüyor ama araçla girmek mümkün değil. Eşyalarımızı alıp çamurlu tepeyi aştık. Ayaklarımız biriken çamurdan ötürü 20 şer kilo oldu. Saat 13.00 gibi oltaları attık bekliyoruz. Bekle bekle bir şey gelmiyor. Rüzgar iyiden iyiye şiddetlenmeye başladı üşüyoruz. Ama ilk heyecan kimse gidelim demiyor. O dönemlerde doğaya uygun üstümüz başımız, ekipmanımız yok ancak giydiğimiz içlikler, bereler bizi bu rüzgardan koruyacak gibi. Birde benim Counter Strike maskem ve kulaklığım var.


Saat 17.00 kadar oltaya vuran hiçbir balık olmadı. Eşyaları topladık ve gitmeye karar verdik. Geceyi Yeniköy’e çok yakın olan Karaburun sahilinde geçireceğiz. Çadırımız yok zaten aralık ayında çadırda kalmak pek akıl karı değil. Sahile vardık ve sanırım otopark olarak düzenlenmiş bir yer park ettik.

Çıkıp biraz denizi seyrettik. Sucukları pişirme vakti geldi. Ateşi canlandırmak için Anıl’ın üstün zekasındanda faydalanarak mangalı arabanın egzosuna dayadık. Gazlayarak tamponu yakmadan ateşi canlandırdık. Rüzgar o kadar şiddetli ki açıkta durmak mümkün değil. Arabayı kendimize siper ettik. Sucukları pişti, domatesleri dilimledik. Elimizde bir el fenerinin ışığıyla zar zor yemek yemeye çalışıyoruz. Bir karton üstünde duran domatesleri devirdik ve kumdan yenmeyecek hale geldiler. Neyse zaten yıkanmadan doğrandıkları için çamur tadı geliyordu.

Karnımızı doyurup hızlıca arabaya toplandık mangalı dışarıda bıraktık. Hafif müzik ve şarap eşliğinde sohbete koyulduk. Bu arada otopark baya popülermiş.  10 dakikada bir bir araba yanaşıyor içindekiler arka koltuğa geçiyor ve arabanın içi kararıyor. Bunun gibi 7-8 araba geldi gitti. Muhabbetimize neşe katan bu olayla şarapları yudumlamaya devam.

Bütün gün yediğimiz rüzgar ve şarabında etkisiyle 22.00 da uyuklamaya başladık. Ön koltuklarda birer kişi arkada bir kişi. Battaniyeleri sarındık rüzgardan arabanın denize uçmamasını dileyerek uyuduk.

02.00 civarı adeta bir muson yağmuru başladı. Hepimiz uyandık. Arabayı denizden uzak bir noktaya çektik.  Dakika geçmedi bir jandarma devriyesi sağımıza yanaştık. Şiddetli yağmurda bir üstçavuş birde er arabadan indiler er MP5 bize doğrultu J. Ön sağda oturan ben hemen uyuyor numarası yaptım Anıl camı açtı. Astsubay sert bir sesle; Ne işiniz var bu saatte burada?  Diye sordu. Anıl afallamış bir şekilde;  Biz balık, yağmur çok yağmur, araba, uyumak… gibi kelimeleri sıraladıktan sonra Astsubay: Verin kimlikleri!!! Deyince bende uyandım ve kimlikleri verdik. Kontrolden sonra tekrar uyduk.



Sabah 08.00 gibi uyandık. Tekrar aynı gölete gidip avlanacağız. Anılla Cihan dünkü aynı noktadan oltaları attılar. Bense gölün farklı kısımlarını deneme konusunda ısrarcıyım. Aldım oltamı ilerlemeye başladım. Bir süre gittikten sonra bataklık bir yere geldim. Gözüm geçebileceğimi kesti ve yaklaşık 30 adımlık mesafeyi ilerlemeye başladım. Sarı yumuşak çamurun içinde ilerledikçe batmaya, battıkça da adımlarımı hızlandırmaya başladım. Yarı mesafeye geldiğimde dizlerime kadar batmıştım. Hızlı adımlar birazda panik halinde karşıya ulaştım. Birkaç başarısız olta atmadan sonra bu sefer aynı batak kısmın etrafından dolanarak bizimkilerin yanına gittim.

Dönmeye karar verdik. Ama biraz etrafı keşfetmek için hala zamanımız var. I phone yardımıyla Terkos gölü kenarında Balaban Köyü’ne ulaştık. Sahile indik ve hafif yağmur altında arabadan indik.

Küçük bir iskele, birkaç eski kayık var birkaçta yaşlı amca. “Ne silahınız ne oltanız var burada ne işiniz var” diye sordular. Bizde görmeye geldiğimiz ve gölde balık yakalamanın mümkün olup olmadığı sorduk. Bize kıyıdan hiçbir şey yakalayamayacağımızı. Tekneyle açılırsak timsah boyutunda turna avlayabileceğimizi söylediler. Saati 20 TL den bizi gezdirebileceklerini söylediler. Nisandan sonra avlanmak daha mantıklıymış. Teşekkür edip biraz bakındıktan sonra arabaya döndük. Parasız bu işler zormuş onu anladık. 

Balaban köyü çok şirin küçük bir yer. Hem sakinde etrafta pek kimse yok. Köy meydanında aşağıya inen yolda köylere pek yakışmayan müstakil evler var bahçelerindede kayıklar/tekneler. İstanbul’un orta üstü zenginleri buraları kapatmışlar belli.

Biraz oyalanıp nisan ayında av planları yatık ve sonra dönüş yoluna koyulduk. Arnavutköy’de bir kebapçıda durduk. Benim  paçalar dizlere kadar sarı çamur içeri almazlar diye tırstık ama pek bir hoş karşıladılar. Off Road çularda burada yemek yermiş alışıklarmış çamurlu insanlara. Lezzetsiz yemeklere 45 lira ödedikten sonra evlere döndük.


Bu ilk deneyimimizde pek sıra dışı olaylarla karşılaşmasakta bir sonraki doğa aktiviteleri için çok heyecanlandıran bir keşif gezisi oldu. Yazıda sizlere aktarmadığım ancak şehirdeki arkadaşlara anlatacak bir çok komik diyaloglarla dolu, keyifli iki gün geçirdik. 















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder